PUT AYDIN TİPİ

Ülkemizde bir solcu aydın tipi türedi. Bu tip her zaman ilericilik, çağdaşlık ve devrimcilikten dem vurur. Kavramlar seçkisinde Kemalizm, sosyalizm, sınıf bilinci ve sınıf mücadelesi en öndedir. Yeri geldiğinde halka inceden inceye saydırmayı bilir. Hem döven hem de seven odur. Çünkü halk onun için babasının malı gibidir.

Oyuncu ve şebekler topluluğu
Kitleler bir kere ayağa kalktı mıydı övgüyü kimsenin eline bırakmaz. Fakat orada da tedirgin ve ölçülüdür. Övgü, örgütlenme vurgusu da dahil olmak üzere her türlü hamaseti içerir fakat ötesine gitmez. Çünkü ötesi pratiktir, emekçiliktir, basit ve sıradan insanla uğraşmaktır. En başta da kendisinin örgütlenmesidir. Halkın başına geç derseniz eğer, fena halde yanılırsınız. Çünkü içinde, arkasında, kenarında olmadığı bir halkın başına geçmesi mümkün değildir. Kendisini bir oyuncu olarak görmüştür, halkı ise alkış tutan bir şebekler topluluğu diye kodlamıştır.

Karabatak
Bir karabatak gibidir. Ara sıra imza vermek dışında pek görünmez fakat bütün zafer anlarında ortaya çıkıverir. Onu zaferle buluşturan yine o basit kitlelerdir. Buram buram sol elitizm kokan güvenli mekanlardan çıkılır ve bir turist gözüyle ayağa kalkan halka güzellemeler yapılır. Bazıları güzellemenin de ötesine geçerek strateji çizmeye soyunur. Fakat strateji denilen şey 50 yıllık bayat düzen içi formüllerden, CHP’yle birleşin çağrılarından başka bir şey değildir.

Yarım kalmış aydın
Put gibidirler. Atatürkçüler etraflarında dönsün, sözlerinden çıkmasın, onları alkış tufanına boğsun isterler. Saygı değil tapınç peşindedirler. Biri onları eleştirmeyiversin. Kalk borusu çalar ve savaş başlar. Çünkü eleştiri bir düşmanlık alametidir. Modernizme, aydınlanmaya, hümanizme övgüler düzen aydınımız aniden kan davası güden bir ortaçağlıya dönüşür. Tutumuyla, kiniyle ve hırsıyla… Kolla beni kollayayım seni en önemli ilkesi olur. Çünkü demokratik devrimi yarım kalmış bir ülkenin aydınıdır. Olgunluğu da yarımdır.
Kaleme aldığı bildiriyi eleştirirsiniz. Dost acı söyler sözünden, gerçeğe sadakatle bağlı olmak gibi bir tutumdan nasibini almadığı için yanı başındaki imzacı dostun sırtını sıvazlamak daha basit gelir. İlkellik her zaman daha kolaydır.

Dev aynasında
Demirtaş’ın “saray savaşı” saptamasında birleşmek ona sıkıntı vermez. HDP, ABD emperyalizminin stratejik piyonu PKK’nın yasal partisi olsa da bunun pek bir önemi yoktur. PKK sorumlularından Murat Karayılan’ın “Bu süreç özgür Kürdistan’ı kurma süreci” gibi açıklamaları da onu tatmin etmez. İmzaladığı bildiriyi “kızına, torunlara ve milletine armağan etme” gibi absürt durumlara düşer. Çünkü imzası olağanüstü önemdedir. Oysa altı üstü bir kağıt parçasında kalem oynatmıştır. Yaptığı işi yüceleştirmek için yanında bir dev aynası taşıdığına dair ciddi şüpheler mevcuttur. “Bedenini taşın altına koymak”, “önümüzdeki yüzyıllara ışık tutan bir başkaldırı metni”ni yazmak için insanın kendisini bambaşka bir biçimde görmesi, gerçeğini tersyüz etmesi gerekir.

Kurnaz
“Evrensel ahlakı, vicdanı ve aklın buyruğunu” ancak o dillendirebilir. Çünkü bu özellikler kişiliğine içkindir. Siyasetçi değil sanatçı olduğunu söyler ama 24 Temmuz’dan sonra başlayan vatan savaşına saray savaşı diyecek ve Erdoğan’ı tersten yüceltecek kadar da mahir siyasetçidir. Bu maharete sanatçı zırhını kuşanıp eleştiriyi savuşturmak da dahildir.

Aynı nehir
Erdoğan’la yatıp Erdoğan’la kalkar. Gözü ondan başka hiç kimseyi görmez. Onu adeta bir saplantı haline getirmiş ve esiri olmuştur. Vatanı için ölümü göze alarak en önde savaşan Mehmetçiğin yanında saf tutuyorsanız Erdoğancı olmanız işten bile değildir. Her maddi süreçte Erdoğan’ın parmağını arar. Komplocudur. Çünkü Türkiye’de başka dinamik yoktur. Her şey aynıdır, hiç bir şey değişmez. Aynı nehirde yüz kere yıkanıldığını sandığı için nehirde pislikten başka bir şey görmez. Bir yanılsamadır bu. Ona göre hepimiz Erdoğan’ın perdesindeki kuklalar gibiyizdir. İradesiz, akılsız ve edilgen varlıklar… Sadece ABD’nin kara gücüm dediği PKK-HDP, neoliberaller, CHP yönetimi, bir avuç sahte solcu ve bu aydın tipi perdenin dışındadır. Biraz zorlasanız PKK’yı da Erdoğan yönetiyor diyecektir ama neyse ki onun için vakit vardır daha.

Aşkın bir topluluk
Pasifizmini barış maskesi ve sözde Erdoğan karşıtlığı radikalizmiyle perdeler. Pratik politik olarak ABD emperyalizmiyle nesnel bakımdan aynı yere düşmesi bir yana 24 Temmuz sonrası oluşan yeni durumda kaos, karmaşa, boğazlaşma görür. Mehmetçikle ABD piyonlarını “insan topluluğu” çuvalında eşitler. İnsan topluluklarının boğazlaşmaması için hakem rolünü oynamaya hazırdır. Çünkü vatan savaşının fedaileri, ABD’yi emperyalist olarak “yaftalayarak” saf tutmuşlardır ve tarafsız, akıl sahibi aşkın bir aydınlar topluluğuna ihtiyaç vardır.

Ya komünist ol ya liberal
Bu tipe göre “her tür savaş kandır, ölümdür, öfkedir, nefrettir, yok oluştur.” Coşkulu törenlerde Nâzım’dan şiir okumayı bilir, komünizmi ağzından düşürmez ama “bu bir savunma ve yanıt yazısı değildir” dediği savunma ve yanıt yazısında sorar: “Buna(savaşı kastediyor.EM) hangi sanatçı, yazar, aydın evet diyebilir?” Yanıtını hemen verelim. Devrimci sanatçı ve aydın evet der. Çünkü devrimci sanatçı ve aydın ucuz betimlemelerle her türlü savaşı lanetleyip PKK’nın propaganda argümanı olan saray savaşı zokasını millete yutturmaya kalkacak bir yerde konumlanmaz. Devrimci sanatçı “hiçbir sanatçı, hiçbir aydın hiç kimsenin askeri filan değildir” diyerek liberal eğilimleri, sivil toplumculuğu, asker düşmanlığını okşayıp alkış almaya çalışan taktiklere başvurmaz. Buna başvuruyorsa yazdığı mecra ve o mecradaki Stalin övgücülüğü ve Kızıl Ordu alkışçılığı bir kenara bırakılmalı ve dürüst olunmalıdır. Bu tip ya komünist olmalı ya liberal olmalıdır. Komünistlik maskesiyle liberallik yapmak ancak siyasal sahnede de oyunculuk yeteneğini konuşturmakla açıklanabilir.

Foseptik çukurundaki koku
Bir de çukurdan seslenen var. Ağzının bozukluğu Amerikan emperyalizminin piyonu PKK’yla olan siper yoldaşlığından ileri geliyor. Yazılan metnin dili ona yabancı olduğu için ancak küfür ve hakaretle konuşabiliyor. Sinirsel tahribat siyasal alana çıkınca ve yazı diye insanların önüne konulunca ortalığı foseptik çukurundan gelen koku sarıyor. Emperyalizm, faşizm, ırkçılık ve nasyonalizm kavramlarını yan yana getirip bir de üstüne küfür edince polemik yaptığını sanacak kadar yüzeysel durumda. Küfürleri kazıyın altından çaresizlik ve hezeyan çıkacak. Bu yüzden onu bırakalım da pisliğiyle birlikte sürüklensin ve iğrençleşsin.

Son olarak…
Halkın aydına değil, aydının halka ihtiyacı var. Parti’nin aydına değil, aydının Parti’ye ihtiyacı var. Aydın eğer halkın safında olacaksa put olmanın güvencesinden vazgeçecek. Çünkü hiç bir puta sonsuza kadar tapılmadı.idols

CHP-MHP-HDP koalisyonu hayalini satanlar

Aralarında Bedri Baykam, Ataol Behramoğlu ve Ömer Faruk Eminağaoğlu gibi isimlerin yer aldığı bir grup aydın CHP, MHP ve HDP’ye koalisyon çağrısı yaptı. Açıklamada seçmenin üç partiye AKP’yi gönderme görevi verdiği söylendi. Devamında “AKP ve Tayyip Erdoğan kendini kurtarma yolunun üç partinin birlikte hareketini önlemekten geçtiğini görmüştür” denildi. Benzer bir açıklamayı da geçtiğimiz günlerde Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) yaptı.

Kolay muhalif tipi
Seçim süreci ve alınan sonuçlar sıradan insanı ve ilerici aydını aynı bilinç düzeyinde buluşturdu. Bu düzey rotasızlıkla, ufuksuzlukla, kolaycılıkla ve çözümsüzlükle karakterize oluyor. Erdoğan ve AKP’nin her dediğinin tam tersini söylemek, konumunu Erdoğan ve AKP’nin zıddına göre biçimlendirmek siyasal yaşamımızda muhalifliğin alamet-i farikası haline geldi. O kadar ki bir kısım muhalif Fethullahçılıkla, PKK’yla ve şimdi de emperyalist tekeller ve TÜSİAD’ın özlemleriyle buluşuyor.

Biz neden AKP’ye karşıydık?
Uzun yıllar emperyalizmin ve neoliberalizmin Türkiye’deki ihtiyaçlarına tek başına yanıt veren AKP’ye neden muhalefet edildiği unutulmuş durumda. İktidarının ilk döneminde holding medyasının parlattığı üzere AKP yabancı sermayenin, Türkiye büyük burjuvazisinin ortak çıkarlarının önünü açıyor, halk sınıflarını borçlandırarak geçici ve göreli bir refah sağlıyordu. Uzun yıllar sorunsuz yürüyen işler ekonominin adım adım çıkmaza girmesi, yurtsever ve devrimci güçlerin siyasal tertiplerle hedef alınması, toplumsal yaşamın boğulmak istenmesi ve bu uygulamalara gösterilen tepkilerle bozuldu. Halk sınıflarında ve hâkim sınıflarda bir arayış gündeme geldi. AKP’nin 13 yıl boyunca siyasal olarak temsil ettiği ama şimdi bu temsiliyeti kaybettiği bir süreçte, nerede duracağımızı netleştirmemiz gereken yerdeyiz. Ya Vatan Partisi’nde hayat bulan halk sınıflarının devrimci programının yanında mücadele edeceğiz ya da sistemin yeniden oluşturduğu tabloda önemli bir rol oynadığımızı sanan figüranlar olacağız.

TÜSİAD, PKK ve Gül’le yapılan koalisyon
Öncelikle şunu bilince çıkarmalıyız. Karşımızda mafya-tarikat-gladyo rejimi var. Sorun bu rejimin ucundan kıyısından tutan bir siyasetin içinde yer almak mı yoksa bu rejimin yerine halkın çıkarlarını temsil eden bir iktidarın önünü açacak siyasetlere katkıda bulunmak mı? AKP’nin seçimlerde yara almasıyla mafya-tarikat-gladyo rejimi de yara almış sayılmıyor. TÜSİAD’ın, PKK’nın ve güleryüzlü gericiliğin adı olan Gül’ün savunduğu; yerelden yönetim ve iç tasarruf tedbirleri diye adlandırılan emperyalist merkezlerdeki programla koalisyon yapmanın taşları döşeniyor. Yani dönüp dolaşıp AKP’ye varıyoruz.

Aydınlara sorular
Bunun tersini iddia eden aydınlar şu sorulara yanıt versin:
CHP, MHP ve HDP yaklaşan bir ekonomik krize AKP’den farklı olarak hangi temel çözümleri öneriyor?
CHP, MHP ve HDP Türkiye halkını birleştirebilir mi?
CHP ve HDP yeni anayasa konusunda AKP’den farklı mı düşünüyor?

CHP-MHP-HDP önerisi iktidarsızlık formülüdür fft107_mf4038263
Gerçekler ve çözümler zemininde siyaset yapılır. CHP-MHP-HDP koalisyonu MHP ve HDP zıtlığı nedeniyle imkansız olmasının yanında en başta AKP karşıtlığı temelinde kurulmak istendiği için de mümkün değildir. Bu öneri imkansız ve iktidarsızdır. Siyaset erbabı bunu bildiği için dönüp dolaşıp AKP’li bir hükümete “mecburen” evet diyecektir. Şimdi bu yolun önünü açacak hayale karşı halkımızı uyarmak gerekiyor. Aydınlar bu sürece katkı koyduğu ölçüde sorumlu olacaklardır.
Türkiye’nin devrimci birikimi ise cereyana göğüs gerecek ve gerçekleri söylemeye devam edecektir.

7 Haziran Seçimine İlişkin Kısa Değerlendirme

Bu seçimin tek kazananı etnik kimlik siyaseti oldu. Bir yanda HDP’nin temsil ettiği Kürt milliyetçiliği, dincilik ve sol görünümlü neoliberal özgürlükçülük diğer yandan Kürde karşı konumlanan bir Türkçülük yükselişte.

G. Doğu ve Doğu Anadolu’da AKP’nin daha önce aldığı Kürt oylarının önemli bir kısmı HDP’ye gitti. HDP bu anlamda Kürt etnik kimliğinin partisi olma yolunda büyük mesafe katetti.
Türkiyelileşme kavramının söz konusu gerçeği dikkate aldığımızda esas olarak bir propagandadan ibaret olduğunu görüyoruz. Çünkü Kürt oylarını alması bakımından HDP doğal sınırlarına dayandı. Bu sınırı ancak Türkiyelileşme propagandasıyla biraz daha genişletebilir. Meşruiyetini ve ideolojik hegemonyasını arttırabilir.
HDP’nin daha fazla Kürt etnik kimliğinin partisi olmak dışında batıda, özellikle İstanbul’da oylarını 1 milyonun üzerine çıkarıp 3. parti olması CHP sayesinde gerçekleşti. Zaten bizzat kendileri bu duruma sevinip Genel Merkezleri önünde halaya duruyorlar.

Dİğer yandan MHP Afyon, Aksaray, Çorum, Erzurum, Gümüşhane, Kayseri, Kırıkkale, Nevşehir, Sakarya ve Yozgat gibi AKP’nin en az %60 aldığı kaleleri sarstı ve bu illerde AKP’den ortalama %10 oy aldı. Bu oylar hırsızlığa ve Kaçak Saray’da cisimleşen adaletsizliğe karşı olduğu kadar en önemli etken açılıma karşı yükselen tepkiydi. Erdoğan’ın milliyetçi pozları tutmadı ve sağcı seçmen geleneksel partisine dönüş yaptı. Bahçeli’nin gitsinler HDP ve CHP ile koalisyon yapsınlar, biz anamuhalefete hazırız demesinin nedeni de bu zeminden kaynaklanıyor. Burayı deşecek ve çok daha fazla sağcı seçmeni yanına çekecek. Hesabı bu.

CHP, AKP’nin büyük sarsıntısı nedeniyle başarısızlığını gölgede bırakmaya çalışıyor. Bir bakıma şanslılar fakat bu durum CHP’nin başarısızlığını örtmüyor. CHP yükselen etnik siyaset dikkate alındığında gitgide gereksizleşmektedir. Bu devrimcilere alan açtığı kadar gericiliğin de iştahını kabartıyor. Seçimlerde resmen HDP’ye çalıştılar ve bu anlamda evet başarılı oldular. Zaten Gürsel Tekin “CHP seçmeni HDP’ye oy vererek demokrasiyi kurtardı” diyor, Genel Merkez önünde HDP oyları arttıkça CHP’liler kendinden geçiyor, Halk TV’de spikerler sevindirik oluyor. CHP kolaylaştırıcı işlevini başarıyla yerine getirdi. Bundan sonra da çağdaş ve laik seçmeni denetlemeyi sürdürmeyi hedefleyecek.

AKP’yi ise emperyalist merkezlerin yumuşak yüzü Gül bekliyor. Bugün olmasa da yarın bu gerçekleşecek. Unutmayalım AKP hala %40 oy alan ve birinci durumda olan bir parti. Emperyalizm AKP’yi gözden çıkarmadı, Erdoğan’ı pasifleştirmeye çalışıyor. Dün AKP’ye söven neoliberal güruh bugün bu partiyi 2003’teki fabrika ayarlarına dönmeye çağırıyor. Bu yönde en azından söylemsel bir dönüş yaşanacağı görülüyor. AKP ne yeni anayasadan ne açılımdan vazgeçecek. Bunu uygun formülleri bulunacak. Sistemin ihtiyaçları da AKP’yi olmazsa olmaz kılıyor.

Devrimcileri zor günler bekliyor. Örgütçü, militan, kararlı ve sistemin ana aktörü olan AKP’nin karşısına dikilen bir hat; her türden etnik kimlik siyasetinin karşısında duran çizginin daha kuvvetli vurgulanması gerek.
Kesinlikle umutsuzluğa yer yok. Bu tablo bizim sorumluluğumuzu arttırıyor ve yeni fırsatlar sunuyor.
Mücadeleye devam!

Tıpış tıpış Kılıçdaroğlu ve boykot

7b4c228_o
Kemal Kılıçdaroğlu’nu canlı yayında dinliyorum. “Bu konuda mütevazi değilim” diyor. “Adam gibi, tıpış tıpış sandığa gideceksiniz, Ekmeleddin İhsanoğlu’na oy vereceksiniz” diyor. Azarlayarak konuşuyor. Masaya yumruğunu vuruyor. Sanki her şey önceden ayarlanmış, canlı yayın ekibiyle konuşulmuş gibi… Kameraman yumruğa odaklanıyor. Kürsüye sert bir şekilde iniyor o yumruk. Adeta tepemize iniyor.

Hazirancılara yumruk
CHP Genel Başkanlığı’na geldiğinden bu yana zaman zaman mütevazi, çoğu zaman da taraftarlarını kızdıracak kadar ezik bir profil çizen Kılıçdaroğlu’na birden bire ne oldu diye soruyorum.

Acaba bu yumruk devrimci bir otoritenin kararlılığını, disiplinini mi temsil ediyor? Veya cumhuriyeti diktatörden kurtarmaya soyunan bir liderin heyecanını mı?
Bu sorular, elbette aklımın ucundan bile geçmiyor. Çünkü sizler gibi ben de Kılıçdaroğlu’nun almakla övündüğü “risk”in, rejimin bekçiliğine hiç bir örtüye ihtiyaç duymaksızın soyunmak olduğunu biliyorum. İslamcılığın, Amerikancılığın, Suudiciliğin bahçesinde yetişmiş Ekmek Bey’in bunun için aday gösterildiğini biliyorum…

Kılıçdaroğlu’nun Ekmek Bey mezarlığı
Kılıçdaroğlu 2007’den beri yükselen ve geçen yılın Haziranında doruğa çıkan halk hareketini tehditle, korkutmayla, yıldırmayla ve kararlılık gösterisiyle hizaya sokacağını düşünüyor. Diktatör diktatör diye bağırdığı Tayyip Erdoğan’ın ruhu konuşurken sanki Kılıçdaroğlu’nun bedeninde canlanıyor. O yumrukları kürsüye vurduğu andan itibaren karşımızda Tayyip Erdoğan’ı görüyoruz. Ve tıpkı onun gibi, bu kez rejimin güya daha “light” bir ismini kabul ettirme rolünde görüyoruz.

Böylece Kılıçdaroğlu boykot tartışmalarına da kendi cephesinden tehditle yanıt vermiş oluyor. Sandığa gitmeyecek insanların tembel tatilciler değil, Cumhuriyet Devrimi İktidarı programına sahip çıkan diri kitleler olduğunu biliyor.

Şimdi görevi bu diriliği öldürmektir. Ekmeleddin ise bir mezarlığın adıdır. Böylelikle “hem temiz hem de dürüst bir insanoğlu” diye parlatılan Kılıçdaroğlu nahoş bir mezarcı rolüyle karşımıza çıkıyor.

Rejimin karakteri canlı canlı
Aslında naklen izlediğimiz sistemin karakteri. İlerici ve yurtsever halka ‘aman rejimin dikenli tellerini aşmayın, sonra maazallah dikenler kolunuza bacağınıza batar, yaralanırsınız’ tehdidini savuran rejimin karakteri…

Ve bu karakter 10 Ağustos sandığına ilişkin bir takım şablonlarla çizilen strateji-taktik-mevzi-savaş kavramlarına uymuyor!

Karşımızda kanlı canlı bir gerçeği izliyoruz. Sadece AKP iktidarına karşı değil bu gerici rejimin CHP-MHP-PKK gibi aktörlerine karşı ayaklanan bir halkın kafasına indirilen yumrukları izliyoruz! Ve biz izledikçe o yumruklar daha sert ve daha küstahça vurmaya devam ediyor…

Boykot hayatın tercihidir
10 Ağustos’a az bir süre kala önümüzde dört seçeneğin olduğunu görüyoruz. Ya rejimin adaylarına oy vermek ya da boykot etmek. Beşinci bir seçenek var mı? Susup beklemek deniyor. Ne işe yarıyor? İlerici halkı kafamıza yumruk indiren “bir insanoğlu”nun insafına terketmek, Demirtaş’a ve PKK’nın meşruiyetine hediye etmek “işine yarıyor”.

Hayatın seçenekleri bu kadar pratik ve sade olarak karşımıza çıkıyor. Ve biz de bu tabloda, rejimin bekçiliğini yapanların devrimci bir iktidar odağına karşı savaştığı bir tabloda hayatın gerçeği olan boykotu bir kez daha öneriyoruz.

Güç toplamak, bu gücü örgütlemek, nicelik olarak büyük bir devrimci seçeneği ortaya koymak için öneriyoruz. Bu önerinin pratik olarak Ekmek Bey’e oy verin çağrılarıyla değil, boykot seçeneğinin arkasına irade koyarak hayata geçeceğini biliyoruz.

15.07.2014

 

Deniz Gezmiş’in ve PKK’nın harcı

Resim

PKK’nın çatı örgütü olan KCK, Denizlerin idam edilişinin yıldönümünde bir açıklama yaparak onlara “sahip çıktı.” KCK açıklamasında ileri sürülen tezleri koyu harflerle, eğik olarak yazdık. Açıklamadaki yalancılığa ve rantçılığa tek tek yanıt vereceğiz.


Denizler özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesini başlatmışlardır.’

İlk bakışta kimsenin itiraz edemeyeceği bir cümle. Açıklamayı okumaya devam ediyorsunuz, metnin sonuna doğru ilerliyorsunuz ve o ‘önemsiz’ kavramı göremiyorsunuz. Laf olsun diye bahsetmişlerdir belki diye düşünüyorsanız fena halde yanılırsınız.

Aradığımız o ‘önemsiz’ kavram ne mi? BAĞIMSIZLIK!

Arkadaşlarıyla birlikte kendisini “Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz.” diye savunan Deniz Gezmiş KCK açıklamasında köşesiz, silik ve kullanışlı bir “Deniz Gezmiş” olmuş! Bağımsızlıkçılığı itinayla temizlenen Deniz Gezmiş sıradanlaşır ve PKK da Deniz’i sıradanlaştırmaya cüret etmiştir.


Apocu hareket Denizlerin anısı temelinde gelişmiştir.’

Kürt hareketinin ilham kaynağı Deniz Gezmişlerdir.’

Kürt hareketi dedikleri ve bizim bölücü hareket demeyi uygun bulduğumuz PKK’nın ilham kaynağı peygamberleri Apo’dur. Bu ilham kaynağının önderliğindeki hareketin 1975-1980 arasındaki ilk dönemi TİKP, Denge Kawa, Kawa, TKP/ML, Halkın Birliği, Halkın Kurtuluşu, Tekoşin, KUK gibi örgütlerin yüzlerce militanını ödürmek ve yaralamakla geçmiştir (Geniş bilgi için Doğu Perinçek’in Türkiye Solu ve PKK kitabını inceleyiniz). Geliştikleri temel bu nedenle Deniz’in anısı değil, solcuların katliamından boşalan zemindir!


Apo, Denizlerin anısına cevap olmayı esas almıştır ve onun ardılıdır.’

Gelin bu iddiaya Apo’nun kendisi, sorgu görüntüleriyle yanıt versin:

“Devletin direkt olarak bir şey yapmasına gerek yok, biz taşeronuz.”

“Bana işaret edin, ‘şu ülkede şu tehlike vardır’ diye; benim için çocuk oyuncağıdır. (…) Tek isteğim şunu deyin: ‘Apo iyi çalış, görevini iyi becer!’ “

“Türkiye ölçülerine göre hiçbir devrimci bunu yapamaz. Hemen ‘işbirlikçi’ derler. ‘Uzlaşıp teslim oldu’ derler. Ama ben yaptım.” (Aydınlık, 6 Şubat 2014)

Savunmasında, “Bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz” diyen ve götüren Deniz Gezmiş’in böyle bir “ardılı” ve mirasçısı olabilir mi? Güldürmeyin insanı…


6 Mayıs ruhu PKK’de yaşam bulmaktadır.’

Haziran İsyanı’ndan beri bir “ruh” lafıdır gidiyor. Şimdi de PKK “6 Mayıs ruhu”ndan bahsetmiş. Denizlerin mücadele enerjisi/ruhu bildiğiniz ruhlardan değil!

O ruh “tam bağımsız ve gerçekten demokratik” Türkiye için mücadeledir, milli demokratik devrimin tamamlanmasıdır.

O ruh özerklik-kanton gibi Türk ve Kürt halkının milliyet temelinde bölünmesinin kurumsal yapılarına karşı çıkıştır, ortak örgütlenmedir.

O ruh radikal demokrasi türünden Avrupa’nın çürüyen postmodernist fikirlerini kimlik siyasetine teorik kılıf yapanlara dur demek, Mustafa Kemal devrimciliğini ve bilimsel sosyalizmi savunmaktır. O ruh vatanın bağımsızlığı için darağacında dimdik durmak, mücadelenin en önünde Türk bayrağını taşımak, fakülteleri Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabe ile inletmek, ABD askerlerini denize dökmektir.

Postmodernist radikal demokrasi gibi ruh çağırma seansı yapmıyoruz.

Denizlerin tarihe yazılan devrimci pratiğini hatırlatıyoruz!


Deniz idam sehpasında “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” sloganını Türkiye ve Kürdistan halkı için sarf etmiştir.’

Türklerle Kürtlerin kardeşliğini ve vatan bütünlüğünü bilimsel sosyalistler ‘68’den bu yana emperyalizme karşı mücadele ve Türkiye devrimi ekseninde ele aldı.

KCK Denizlere takla attırmaya kalkmıştır. Bakın Deniz Gezmiş, milli bütünlüğü bozmakla suçlanmasına savunmasında ne yanıt vermiş: “Milli bütünlüğe karşı çıkmakla da suçlanıyoruz. 101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede bizim milli bütünlüğü bozmak istemekle itham edilmemiz gülünç olmaktadır. Milyon metrekare vatan toprağı işgal altındayken bizim milli bütünlüğü bozmakla suçlanmamız gülünçtür.” Bu gülünçlüğe ABD’yi bir kez bile hedef almayan PKK’nın Denizlere ‘Kürdistan’ dedirtmesini de eklemek gerekir.


Deniz, Hüseyin ve Yusuf PKK’nin yoldaşıdır’

Deniz, Hüseyin ve Yusuf “tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” sloganında ifadesini bulan ve Milli Demokratik Devrim (MDD) stratejisini savunan devrimcilerin yoldaşıdır. Yoldaşlığı ideoloji, strateji ve siyasal hedefler belirler. Doğan Avcıoğlu’nun Devrim gazetesine “Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal çizgisinin geniş kitlelerde yankılanmasından korkmuşlardır” diye röportaj veren bir devrimci PKK’nın yoldaşı olabilir mi?


Denizlerin özlemi demokratik Türkiye ve özgür Kürdistan’la taçlanır’

Deniz Gezmiş’in son sözleri şöyledir:

Yaşasın tam bağımsız Türkiye!

Yaşasın Marksizm Leninizm’in yüce ideolojisi!

Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!

Kahrolsun emperyalizm!

Yaşasın işçiler, köylüler!”

Darağacında bu sözleri haykıran Deniz Gezmiş’e, “onun özlemi özgür Kürdistan’la taçlanır” demek Deniz’i kendi gerici hedefleri doğrultusunda kullanmaktır.

Soruyoruz!

Türkiye’ye karşı savaşan PKK’nın tam bağımsız Türkiye diye bir derdi olabilir mi?

Demokratik İslam Konferansı toplayan PKK “Marksizm Leninizm”den bahsedebilir mi?

Milliyet temelinde örgütlenen ve halkı bu eksende bölen PKK, Türkün ve Kürdün Türkiye için yürüttüğü bağımsızlık mücadelesinin içinde yer alabilir mi?

Emperyalizmin açtığı alanda varolan PKK emperyalizmi karşısına alabilir mi?

İşçi sınıfına yönelik saldırılar karşısında kılını kıpırdatmayan, topraksız köylünün toprak talebine karşı ağalarla birleşen PKK, Yaşasın işçiler, köylüler! diyebilir mi?

Eşyanın nasıl bir tabiatı varsa, Denizlerin de bir tabiatı ve harcı vardır.

O harç bilimsel sosyalist dünya görüşüyle, Mustafa Kemal devrimciliğiyle, vatanın bağımsızlığıyla ve halka bağlılıkla karılmıştır.

PKK bu harcı meydana getiren unsurların birinden bile nasibini almamıştır.

Eyşandirdön’ün 1 Mayıs ‘tık’ı

Resim

Aydınlıkçı önder Hasan Yalçın bir yazısında “eylemi şanlı direnişe dönüştürme” bürolarından, Eyşandirdön’den bahsetmişti. Eyşandirdön, kitle eylemlerini “direnişe” ve “şanlı direnişe” dönüştüren birimlerdi. Zamanla Eyşandirdön, halk hareketi durağanken öne fırlayan ve hâkim sınıfın zor aygıtlarıyla yapılan her çatışmayı kutsayan “sol” çizgiyi de ifade eder hâle geldi. Birbirlerini aslında hiç sevmeyen sol örgütlerin belki de ortaklaştıkları yegâne konuydu Eyşandirdöncülük.

1 Mayıs 2014’te, üstelik ülkedeki en büyük halk isyanının üzerinden 1 yıl dahi geçmemişken ve Taksim’de dönüştürülecek bir eylem yokken Eyşandirdön hortladı. Aklı heyecanına yenik düştü. Eyşandirdön’e göre Haziran İsyanı’nın öncülü 1 Mayıs 2013’tü. Mayıs’ta halk AKP’nin kapısını tıklatmış, Tayyip açmayınca da Haziran’da zorla içeri girmeye kalkışmıştı. Ama tıklatmak herşeyin başlangıcıydı. O “tık” olmasa, kahraman Eyşandirdön’ün o “peygamberce” öngörüsü ve ataklığı olmasa biz ne ederdik? Haziranlar nasıl gelirdi? Eyşandirdön Taksim için direnmese biz Kadıköy’de miting yapabilir miydik? Hiç kendimize bu soruları sormadık. Şapkayı önümüze koyup düşünmedik. Eyşandirdön’e bir kuru teşekkürü çok gördük ve cezamızı 1 Mayıs 2014’ü izleyen günlerde çekiyoruz.


Neden ama?

Böyle yapacağımız zaten Aydınlıkçılar tahliye olmadan hemen önce belliydi. AKP’yle pazarlık yapmış ve dışarı çıkmıştık. 2007’den beri Aydınlık ve Ulusal Kanal’da tertibe karşı yapılan yayınlar, Silivri’de yıkılan barikatlar, İstiklal’de yürütülen gençler, Ulus’ta yarılan çemberler ve hatta Aydınlık hareketi liderliğinin yürüttüğü mücadelenin hâkim sınıflar tarafından müebbetle tescillenmesi hiç önemli değildi. Pazarlık yapmıştık ya, o yüzden Taksim’e gelmek istemiyorduk. Korkuyorduk. Evet yanlış duymadınız, Eyşandirdön’ün renk skalasındaki kızıllara göre korkuyorduk.

Bir de biz kim oluyorduk ki Eyşandirdön’e turuncu diyorduk? Tamam, KESK başkanı olan PKK eksenindeki âkil adamın önderliğinde yürüyebilirlerdi ama bu onlara turuncu diyeceğimiz anlamına gelmiyordu! Eyşandirdön’ün “AKP’yle anlaştınız, işbirlikçisiniz” haykırışlarını ayakta alkışlamalı, DİSK Genel Sekreteri ve Halkevleri mensubu Arzu Çerkezoğlu’nun 1 Mayıs’tan iki gün önce Alman emperyalizminin Cumhurbaşkanı Gauck’la yaptığı demokrasi görüşmesini desteklemeli, âkil adamın önderi Apo’nun MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la olan muhabbetine ses çıkarmamalı, F-tipi kalemşörlerin desteğini görmezden gelmeli, TÜSİAD’la buluştukları özgürlük yolunun önünü açmalı, CHP’li liberallerle olan sessiz birlikteliklerine parmak arasından minik gülücüklerle bakmalı ve Haşim Kılıç’ın “hukukçu kimliği”ne dolaylı da olsa sahip çıkmalıydık. İşte bunları yaptığımız zaman Eyşandirdön’ün “tık”ı meydanlarda öyle bir yankılanacaktı ki duymayan kalmayacak ve halk Taksim’i zaptedecekti.


Yıkıldık…

Oysa olmadı, olamadı. Bunların hiçbirini yapmadık, üzüntümüz büyük. O “tık” cılız kaldı ve halk duyup Taksim’e çıkamadı. Bunun sorumlusu AKP olduğu kadar biz Aydınlıkçılardık… Orada “turuncular var”, “başıbozuklar var”, “emekçiler yok” demeyip Kadıköy’e çağrı yapmasaydık bunların hiçbiri yaşanmayacaktı.

Halk hareketinin geri çekildiği ve ileriye atılmak için hazırlık yaptığı bir dönemde aklımızı peynir ekmekle yeseydik “kahraman direnişçi” olur, “siper yoldaşları”mızdan aferini kapar, “sol” teoricilerle tatlı tatlı birbirimize bakardık. Hiç olmadı “bu yaptığımız direnişin önemini belki bugün değil ama yarın kavrayacaksınız, o yüzden iyi yaptık iyi” diye örgütümüzün soru soranlarını ikna etmek için taklalar atardık. “Orada emekçi yoktu”, “tertip komitesi yoktu”, “siyasi hedef yoktu” eleştirisi getirenleri “Kadıköy’de halay çektiler ama biz nasıl direndik kanka”larla ikna etmeye çalışır fakat bir barikatı bile neden yıkamadığımızı sorgulamazdık. Böylece örgütümüzün içi rahatlardı. Zaten Aydınlıkçılar da AKP’yle anlaşmamış mıydı? Hâlâ neyi tartışıyorduk biz?!


Hezimet…

Eyşandirdön içine girdiği büyük bunalımı 1 Mayıs’ta aşmayı denedi. Ankara’da “Ortak Sol Aday” sonuçları “sol cephe” ve “birleşik muhalefet” gibi hayalleri de yerle bir edince asabileşti Eyşandirdön. Çünkü taraftarları bile kendi deyişleriyle “üç faşistten birine” oy vermişti.

AKP’ye karşı muhalefeti yalnızca F-Tipi’nin servis ettiği kasetler içinden yapan CHP başarı kazansaydı siz o zaman görmeliydiniz Eyşandirdön’ü. CHP büyüdükçe onlar da büyüyecekti, zaten Türkiye tarihinde hep böyle olmamış mıydı?

AKP’ye karşı(!) TÜSİAD’ın öne sürdüğü normalleşme talebinin arkasındaki emperyalist restorasyon önemli değildi. Bu restorasyonun AKP’yi ve onun programını tahkim etmesi de sorun değildi. “Hele bi Taksim’e çıkak gerisi kolay”dı, halk gelmese de olurdu. Bunun teorisini de yapardık, bir tane emekçi bile olmasa Taksim sıradan bir meydan değildi, efsunlanmıştı çünkü.

Taksim’e çıkmayacağımız belli oldu, bari orta yolcu geçinseydik daha “şık” olmaz mıydı? Biz Aydınlıkçılar “sosyalistler” cemaatinden sayılmazdık ama Eyşandirdön’e yönelik eleştirilerimizi hiç değilse balo daveti şıklığında yapabilirdik. Siyaseti, kitle çizgisini, halkın çıkarlarını, iktidarın güç gösterisi yapma hamlesini görmezden gelebilirdik. Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin “normalleşme” bayrağını dalgalandıran düzeniçi muhalefetine eklemlenebilirdik. Kırıcı olmayabilirdik!


Aydınlıkçıların emin adımları

Aydınlıkçılarla Eyşandirdön’ün bölünmesi çok anlamlıdır. Birleşmek tek başına bir olumluluk değil. Bazı dönemlerde birleşmek gericiliğin değirmenine su taşımak anlamına gelir. O nedenle Kadıköy-Taksim ayrışması son derece iyi olmuştur. Kimseyi itmiyoruz, süreci sağlıklı okuyan her devrimci doğru seçeneğin yanında yer alabilir, adım atabilir ve atmalıdır.

Aydınlıkçılar, lideriyle işçinin kürsüsündeydi.

Eyşandirdön ise âkilin yanında, koltuğunu kaybetmemek için PKK’lilere muhtaç olan ve Alman emperyalistleriyle demokrasi görüşmeleri yapan sendikacıların arkasındaydı.

Bu iki fotoğraf bile 1 Mayıs 2014’ü açıklamaya yetiyor.

Şimdi başta Eyşandirdön olmak üzere herkese soruyoruz:

Türkiye’nin devrimci geleceğini kiminle kuracaksınız?

Emekçilerle mi yoksa “Haziran’da AKP’yi ben kurtardım” diyen Apo’nun bölücüleri, TÜSİAD’ın normalleşmecileri, AKP’nin âkil adamlarıyla mı?

Stalin: Hitler ne nasyonalist ne de sosyalisttir

Resim
“Nasyonal Sosyalistler” Kimdir?

Alman istilâcılarına, yani hitlercilere, bizde adet üzere, faşist derler. Hitlerciler, meğer bunu doğru bulmuyor ve kendilerine inatla “Nasyonal Sosyalist” demekte devam ediyorlar. Demek, Almanlar, Avrupa’yı soyan ve sosyalist devletimize canice saldırış tertip eden Hitler partisini, Alman istilâcılarının partisini bir sosyalist partisi diye bizi inandırmak istiyorlar. Bu mümkün mü? Avrupa halklarını soyan ve ezen hitlerci canavar istilâcılar ile sosyalizm arasında müşterek bir şey olabilir mi?

Hitlerciler nasyonal sosyalist sayılabilir mi? Hayır, sayılamaz. Hakikatte Hitlerciler şimdi nasyonalist değil, emperyalistlerdir. Hitlerciler, Alman topraklarını bir araya toplamak, Ren eyaleti, Avusturya vs. gibi yerleri birleştirmek davasiyla uğraştıkları zaman onları nasyonalist saymak için az çok bir esas vardı. Fakat yabancı toprakları zapt ve Avrupa milletlerini yani, Çekleri, Slovakları, Polonyalıları, Norveçlileri, Danimarkalıları, Hollandalıları, Belçikalıları, Fransızları, Sırpları, Yunanlıları, Ukraynalıları, Belorusları, Baltıkları ve ilk, esaret altına aldıktan ve dünya hâkimiyeti peşinde koşmaya başladıktan sonra, hitlerciler partisi nasyonalist bir parti olmaktan çıkmıştır; çünkü bu parti o dakikadan itibaren emperyalist, istilacı, esaretçi bir partiye dönüşmüştür.

Hitlerciler partisi emperyalist, hem de bütün dünya emperyalistleri arasında en yırtıcı ve en soyguncu emperyalistlerin partisidir.

Hitlerciler sosyalist sayılabilir mi? Hayır, sayılamaz.

Hakikatte Hitlerciler, sosyalizmin azılı düşmanları, amele sınıfını ve Avrupa halklarını elemanter demokratik hürriyetlerden mahrum eden en koyu mürteciler güruhudur. Kendilerinin koyu mürteci cibilliyetlerini örtbas etmek için hitlerciler, İngiltere’nin, Amerika’nın iç rejimine plûtokratik bir rejim diye küfretmektedirler. Fakat İngiltere’de ve Amerika Birleşik Devletleri’nde elemanter demokratik hürriyetler vardır, amele ve memur sendikaları vardır, amele partileri vardır, parlamento vardır. Halbuki Almanya’da hitlerciler rejiminde bütün bu müesseseler yok edilmiştir. Hitlerci rejimin mülteci cibilliyetini ve İngiliz-Amerikan rejimi plutokratik bir rejimdir diye Alman faşistlerinin yaptıkları gevezeliğin bütün sahteliğini anlamak için bu iki sıra olayı birbiriyle karşılaştırmak yeter. Aslında hitlerciler rejimi, Rusya’da çarlık zamanında mevcut olan o mürteci rejimin bir kopyasıdır. Bilindiği gibi hitlerciler, amelelerin haklarını, münevverlerin haklarını, halkların haklarını, tıpkı çarlık rejimi gibi ayn hırsla ayaklar altına almakta, tıpkı çarlık rejimi gibi aynı hevesle ortaçağ biçiminde musevi pogromları tertip etmektedirler.

Hitlerciler partisi, demokratik hürriyet düşmanlarının partisi, Ortaçağ irticaının ve gözü kanlı pogromcuların partisidir.

Eğer bu kuduz emperyalistler ve hain mürteciler hâlâ daha “nasyonalist” ve “sosyalist” kılığına bürünmeye devam ediyorlarsa, bunu onlar, halkı aldatmak, safdilleri aptallaştırmak ve soyguncu emperyalist cibilliyetlerini “nasyonalizm” ve “sosyalizm” bayrağıyla perdelemek için yapıyorlar.

Tavus kuşu tüyüne bürünmüş kargalar… Fakat tavus kuşu tüyüne ne kadar bürünürse bürünsün, karga yine kargadır.

* Bu konuşma “Büyük Oktobr Sosyalist İnkılabının 24 üncü Yıldönümü’nde Moskova şehrinin parti ve sosyal teşkilatlarıyla beraber 6 sonteşrin 1941’de Moskova emekçi mebusları sovyetinin tören toplantısındaki rapor”un bir bölümünden alınmıştır.

Kaynak: J. Stalin, Sovyetler Birliği’nin Büyük Vatan Müdafaa Harbi Hakkında, 1944, Çankaya Matbaası-Ankara